28 Mart 2019 Perşembe

Kendi Kendiyle Satranç Oynayan veya Gölgesiyle Savaşan Sinemacı

Nuri Bilge Ceylan, "Ahlat Ağacı"nda çok az hikâye anlatıcısının ayak basmaya cüret edebildiği bir bölgeye giriyor; yasak bölgeye.

yasak bölge: ham, şekilsiz, yoğrulmamış, yüzeysel, güdük kalmış. biçim düzleminde aks atlamaları, devamlılık sorunları, ışık patlamaları, hikayeyi yükseltmeyip düşüren uygunsuz bir müzik kullanımı, kötü bir ses tasarımı; senaryo düzleminde ise birçoğu aksiyondan ve alt metinden kopartılmış, kendinden ibaret, uzayıp giden, sıkıcı diyalog sahneleri. veya alt metne sahip olduğunda dahi fazlasıyla kitabi, yapay duran, ağza yakışmayan, karakterlerinkinden ziyade yönetmenin ağzından çıkıyormuş gibi duran, karakterlerin de kocaman lokmaları  diyaloglar, diyaloglar. bir ustadan beklenmeyecek ölçüde kırmızı çizgi hataları, hamlıkları gırla gidiyor filmde. dahası, olmuş gibi duran sahnelere, diyaloglara bile yerleştirilen kusurlar var; örneğin çok beğenilen öpüşme sahnesinde kızın ağlaması gibi. epizodik anlatım var bir de. birbirinden kopuk, bir hikayenin bağlayıcılığına sahip olamayan skeç adacıkları.

188 dakikalık filmin herhalde bir 150 dakikasında sıradan bir yönetmenin elinden çıkma fazlasıyla baygın, mayışık, bir şey anlatacak ama işte anlattığı şeyin olmayan derinliğine kıyamayıp yüzeyde kalmış, yüzeyde kalmanın, derinleşememenin öfkesiyle o yüzeye, yüzeyselliğe abanmış, derinlikli bir hikâye kuracağım derken kör göze parmak hale getirilmiş bir hikayeyi izliyoruz veya ben öyle izledim. pek çok yerde içim sıkıldı, salondan çıkmak istedim. sonsuz bir serimleme, hali hazırda biliyor olduğum şeylerin bana resmedilmesi, gerçekçi bir resim kurmak adına yapılan "bu insanlar da böyle yaşar, böyle düşünür" minyatürcülüğüne sinema olarak bakamıyorum, izlediğim şeyin beni kendine katması, yoğurması gerekiyor.
sonra her şey değişti.

sanıyorum, amaçlanan da buydu.

şayet hataya yalnızca hata, hamlığa yalnızca hamlık olarak bakarsak. veya örneğin, murat cemcir'in olağanüstü bir tamlıkla canlandırdığı idris karakterine yüzeyden göründüğü gibi fırsatçı, aşağılık, zaaflarının şahsiyetini yerle bir ettiği biri gözüyle bakarsak. yüzeyde kalırsak. kuyunun imkânlarını yok sayarsak.

fırsatçılığın, aşağılıklığın, aşağının arkasına saklanan yüce, yüksek bir varoluş. film de idris'in stratejisini izler; sanki idris bütün bu sinan'ın içinde dolanıp durduğu çerçöpün, ıvır zıvırın, "böyle yaşar bunlar"ın yüzeyinde kalamamış, o itibar sahibi insanların arasındaki itibar sahibi pozisyonunda boğulmuş ve daha aşağı bir yüzeye, bir kör kuyuya saklanmış gibidir. aşağılarda, herkesin kör olduğu noktasında hemfikir olduğu bir kuyuda suyun olmadığına kani olduğunda ise bayrağı sinan devralır.

nuri bilge ceylan, şu meşhur cannes konuşmasında "yalnız ve güzel ülkesine" adamıştı. cüreti yalnız ve çirkin


ET ve pov - ikili protagonist'le özdeşleşme sorunu

Ana karakter Eliott ama film E.T. ile başlıyor. başlıyor başlamasına ama E.T.'nin kendisini görmek yerine dünyayı -kaosu, sevgisizliği, şiddeti- onun bakış açısından görüyoruz. E.T'yi görmediğimiz gibi peşinden koşturanların yüzünü de görmüyoruz ama gerek dünyayı onun bakış açısından gördüğümüz, gerekse ailesinden, evinden ayrılmanın acısına ortak olduğumuz için özdeşleşiyoruz onunla ve merak ediyoruz: kim bu? neye benziyor?

sonra e.t.'yi ilk kez eliott'ın gözünden görüyoruz. hem ondan bir adım ilerdeyiz, zira onun bilmediği şeyleri biliyoruz hem de onunla aynı anda gördüğümüz için özdeşleşmemiz kolay oluyor. deyim yerindeyse, eliott bakışımızın temsilcisi haline geliyor.

Raging Bull: Box Ringi ve Sahne