1 Mart 2017 Çarşamba

fransız teğmenin kadını'nda deniz imgesi

sarah, aforoz edileceğine aldırmaksızın, denize bakan ıssız ormana gitmekten kendini alıkoyamıyor, biraz da aforoz edilmek için yapıyor bunu hatta: "hayır, onlar gibi olmak istemiyorum. nasıl bir özgürlüğe sahip olduğumu bilmiyorlar. onlar gibi olmaktansa sefalet içinde, toplumun dışında yaşarım, daha iyi.” sarah, sevdiği adamı toplumdan kopardıktan sonra hayatını kurabiliyor, denize bakan, üç tarafı açık, resim yapabildiği bir odada hayatını istediği gibi beziyor, kendi yalnızlığını, toplum dışılığını başkasına devrettikten, bulaştırdıktan sonra yolunu buluyor ancak.

filmdeki temel imge deniz. deniz imgesinin bütün halleri de yine sarah'la ilişkili. sarah'ın vazgeçemediği, çevresinde dönüp durduğu, onsuz yapamadığı, ona doğru çekildiği şey deniz. fırtınalı bir denizde iskelenin ucunda duruyor. atlayacak gibi sanki. tek başına ya da charles'la buluşmak için gittiği orman da yine deniz kenarında. filmin sonunda perdesiz odası denize bakıyor, kucaklıyor onu. charles'ın sarah’ın yaşadığı yerden haberdar olması da yine deniz kenarında vuku buluyor. tıpkı sarah gibi, charles da yüzünde derin bir acı ifadesiyle denize bakarak geçirmeye başlıyor hayatını. ve filmin sonu. charles ile sarah sandalla bir su tünelinden geçiyorlar, denize açılmak üzere.

kara toplumsal bir şeyse şayet, deniz toplum dışıdır. ilki şuurla hemhalse, ikincisi şuur dışılığı temsil eder. hayatın kaynağı olsa da insanı yutabilecek bir şeydir deniz, tehlikelidir. asla tamamen evcilleştirilemez. sarah, ‘özgürüm işte, sürtük gibi davranmak, beni terk etmiş birine aşıkmış gibi yapmak, inadına yuva, hayat kurmamak bana bu özgürlüğü sağlıyor,” dediğinde ise denizden konuşuyor. sarah’ın evi deniz. özlüyor onu, kaybolmayı. bu yüzden resim yapıyor. özlemini ve arzusunu yeniden yaratıyor, kendine ait kılıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder