zamanın tozu, geçen yüzyılı uğurlama, gelen yüzyıla ise bir
merhaba. angelopoulos’un sinemasıyla ahbaplık etmiş olanlar, bu ikisinin filmde
aynı anlama geldiğini fark etmekte zorlanmamışlardır. 20. yüzyılın ağlayan
çayırından bitme bir adam, jacob, yüzyılın bütün acılarına yarenlik etmiş
yüzüyle yüzyılın son günü nehre atar kendini. o intihar etmese yüzyıl sona
ermeyecek, angelopoulos’un görüntüleriyle kana bulanmış çarşafların,
ayaklarından ağaca asılmış koyunların, sınırın öte yanına ulaşmaya çalışırken
tel örgülere yapışıp kalmış insanların yüzyılı bitmeyecektir de biz
ideolojilerin ve tarihin sonunu ilan eden ufuksuzluk ve belleksizliğe mahkûm,
balmumu misali eriyip durur gibi havada salınıp duracağızdır sanki. ölmek
isteyen küçük eleni yerine peygamber ismine sahip yaşlı jacob intihar eder,
eleni kurtarılır ve 21. yüzyıl başlar.
jacob, katliamların ve umudun da merkezi olduğu için 20.
yüzyılın özeti sayılabilecek bir şehirde, berlin’de, gökyüzüyle suyun
birleştiği noktada, hem duran hem akan sulara, bir sandalda gidip dururken
yaşamına ve ölümüne kollarını açar. (angelopoulos’un son filmidir zamanın tozu. jacob gibi o da öldü bu filmden sonra, bir göçmen hikayesini çekerken bir arabanın altında kaldı.) işte bu kucaklama – ki ölmeye atılmak da
bunun bir parçasıdır - angelopoulos sinemasının çekirdeğini oluşturur. hayat
ile ölüm, sınırın bu ve diğer yanı, gerçek ile hayal, mekânsal sınırlar,
sonsuzluk ile 24 saat, yolculuk ile durma, geçmiş, bugün ve gelecek, fotoğraf
karesi ile sahne, birey ile kolektif, bellek ile yaşantı, kelime ile görüntü,
sinema ile hayat arasında insan yavrusunun tel tel ördüğü sınırları kucaklamaktır
angelopoulos’un meselesi.
tek bir sahne içerisinde farklı çağlara ve mekânlara
gidebilen, gürültünün içinde meleğin üçüncü kanadının sessizce çırpındığını
gören, ısrarla “hiçbir şey bitmez” diyen, montajı da bu yüzden reddeden
angelopoulos, sınırların imparatorluğunu en çok genişlettiği çağda
sınırsızlığın peşinden koşar. sınırsızlığı kucaklamaya cesaretimiz varsa bir el
- emek - anlatabilir tüm yüzyılı,
sibirya’dan trene - geleceğe, umuda- bindirilen çocuğumuzun yüzünde kalan el,
ölmeden önce bir masanın kenarından aşağıya düşen el, gökyüzünde kalan yumruk,
ölüm anında toprağa “orada kimse var mı” dercesine dum dum vuran el ya da
denizden çıkan bir yumruk.
yine de bu kucaklama hali bir ağıtı da içinde barındırır. sınırlar
vardır, sona eren yüzyılın acıları ve umutsuzlukları içimize işlemiştir ve
gelen yüzyıl, şimdiden ölmek isteyen bir çocuktur. durum hayli umutsuzdur yani.
ama yine de yola devam etmek, kanatlarıyla toprağa ve çamura dokunan meleğin
peşinden gitmek, üçüncü kanadı aramak gerekir.
angelopoulos, melankolik yapısından asla ödün vermese de ısrarla bütün söyleşilerinde sinemasındaki umuttan söz eder. “hiç kimsenin bir masala vinçler ve taş öğütücüler şeklinde canavarlar sokmaya ve açık bir sonun seyirciye vereceği az bir rahatlamayı elinden almaya hakkı yoktur.” gerçekten de örneğin puslu manzaralar’ın sonunda sisin arasından bir ağaç belirir, sonsuzluk ve bir gün’de ve ağlayan çayır’da bir gemi amerika’ya, yeni dünyaya doğru denize açılır, ulis’in bakışı’nda yönetmen gözyaşlarıyla yıkıntı bir sinema salonundadır ilk bakışı görmek üzere ve zamanın tozu’nda büyük baba ile çocuk, el ele karlar arasında koşarlar, arkalarına aldıkları brandenburg kapısının üzerindeki at heykelleri gibi tıpkı. insanlık tarihinin bildiğimiz en büyük umuduna da - sınıfsız,
sınırsız, sömürüsüz bir dünya - o umudun ellerinin arasından kayıp gitmesine de
tanık olmuş bir adamın yine aynı yerde, ama bu kez umut kadar umutsuzluğun da
parladığı anı kucaklayarak asla vazgeçmeyip geleceğe, çocuklarına
bırakabileceği tek şeyin onurlu, layıkıyla yapılmış bir hesaplaşma, arzu
muhasebesi, “kanadım koptu ama ben de ona uzandım” diyebilme, nietzsche’nin
deyimiyle kaderini sevme, bir yandan ölürken ve ölülerini gömerken öbür yandan
da çocuğunla, kanada hem ihtiyacı olan hem de o kanada yetişebilecek olanla
koşabilme, - ne de olsa ilk görev, çocukları yaşatmaktır - ütopyayı kendinden sonrakilere devretme cesaretidir bu, - kanadımız
kırık bile olsa - angelopoulos’un deyimiyle bize kalan “düş kırıklığının
külleri”yle beraber “kovalanacak arzuları geleceğe bırakma” cesaretidir. çünkü
hâlâ “hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder