ana karakteriyle birlikte ait olduğu western türünü de zincirlerinden kopartan bir film django - unchained. sinemanın hayattan büyük olduğunun ve büyük anlatıların sona ermediğinin canlı kanıtı.
hoş, hikâye kapsamını daha da büyütebilecekken frene basmayı tercih etmiş. şöyle ki, western türü, amerikan ulusunun kuruluşu üzerine yükselen bir türken, django, madalyonun öbür yüzünü hedef alır ama karakterinin “on binde bir rastlanan bir zenci” olduğu konusundaki ısrarıyla western türünden ulus yaratma mitini borç almamak konusunda kararlıdır. bir ırkın kaderini, epik bir kapsamı içerebilecekken frene basıp bir kahramanı kurmayı tercih eder. ne de olsa, diğer siyah karakterlerde en ufak bir değişim gerçekleşmez.
öyleyse biz de kahramanın nasıl kurulduğundan bahsedelim:
bir kölenin adım adım kahramanlığa yükselişinin öyküsü bu. django, zincirlerinden kurtulup yavaş yavaş devleşirken hikâye de giderek ona ait olmaya başlar, kendisiyle birlikte hikâyeyi de sırtlanır. ilk etapta, hikâyeyi vekaleten taşıyan kişi, kafa avcısı dr. schulz, ne de olsa zincirlerinden yeni kurtulmuş olan django, gücünün farkında değil henüz. hikâyeyi vekaleten taşıdığı için de ortaya konan hedef, yani brittle kardeşleri yakalama isteği de yine ona ait. bu hedef birkaç sahnede çözülüverir, django tarafından hem de, ne de olsa hedefi dr. schulz ortaya koymuş olsa da brittle’larla ilgili hayat yükü ona ait, muhteşem bir flashback sekansıyla birlikte gerek köleliğe gerekse django’nun arka plan öyküsüne, hikâyeyi gerçek kılan motivasyonuna dair ne varsa öğreniriz. ilk hedef çarçabuk çözülünce filmin esas hedefine; yani django'nun karısı broomhilda'yı köle sahiplerinden kurtarma hedefine geçeriz.
her iki durumda da, yani brittle’ların yakalanmasıyla broomhilda’nın kurtarılması hedefinde django ile dr. schulz arasında kurulan bağ, hedeflerin her ikisine de ait olmasını sağlar. ilkinde schulz’un amacı para kazanmakken django’nunki intikam almaktır, ikincisinde ise django karısını kurtarmak isterken schulz, alman mitolojisiyle django’nun hedefi arasında bir bağ kurar. bu anlamda film, amerikan kölelik karşıtı hareketten esirgediği ulus olma mitini alman mitolojisinde arayıp bulur.
köleden valeye, oradan ortağa, en sonunda da bir kovboy efendisine, yavaş yavaş kahramanlık basamaklarını tırmanırken django, dr. schulz da geri plana çekilmeye başlar olması gerektiği gibi, ama öylesine nefis çizilmiş bir karakter ki, mr. candie’yi öldürüp kendisinin de öldürüldüğü sahne başta olmak üzere bazı sahnelerde rol çalmasına engel olunamamış ve iyi ki de öyle olmuş.
filmin teması, özgürlük/kölelik, majör karakterlerin her biri de bu temaya verilen farklı tepkilerin dışavurumu, bu anlamda da temayı her açıdan ele alan bir ağ oluşturuyorlar. django’nun ortağı olan king schulz, köleliği saçma, hatta sapkınca görüyor, bu anlamda çağdaş seyircinin de bir temsilcisi. liberalizmin pratiği değilse de tanımının ete kemiğe büründürülmüş hali olan schulz’a göre bütün insanlar eşit, hatta hayvanlar da öyle belki, fakat schulz bir alman, dolayısıyla kölelik paradigmasına dışarıdan bakan biri. öyle olması da zorunlu, ne de olsa django'nun içselleştirdiği köleliğe dışarıdan bakmasını sağlayacak, onda alman mitolojisine ait bir kahraman görecek birine ihtiyacı var. bu arada belirtmeden geçmeyeyim, schulz rolünün, tarantino'nun bir önceki filminde, inglourious basterds'da nazi subayını oynamış olan christopher waltz’a verilmesi dahiyane bir fikir, zira amerikan kölelik sistemine nazi faşizmine dair seyirci algısını da eklemiş oluyor bir anekdot olarak.
broomhilda’nın sahibi olan candie, adı gibi şekerden iktidarını yalamakla meşgul, ruhça bir ergen (sinema tarihinde çok az karakter, bu adamın iğrençliğine ulaşmıştır, di caprio da öylesine mükemmel oynamış ki, yakışıklı suratına baka baka şeker kusma ihtiyacı hissettim resmen). kölelik sistemi ve cinayet, para da kazandıran bir oyun onun için, hem hobi hem ticaret. candieland'deki yemek sahnesinde kanlı elleriyle tuttuğu kafatası ile karşıdaki dövüş heykeli, hem karakterle hem de candie’yi candie kılan ırkçılıkla ilgili her şeyi ortaya koyuyor zaten.
gelelim karakter ağına yerleştirilmiş son önemli karaktere, samuel jackson virtüözünün canlandırdığı stevens'a. olağanüstü zekasıyla iktidarın kenarına parazit gibi ilişmiş bir siyah o, çok az ezilmişe nasip olan bu imtiyazın tadını çıkarmakla meşgul. bir siyahın beyazlarla aynı sofraya oturmasına, aynı evde kalmasına veya broomhilda’nın cezasının iptal edilmesine hiddetle itiraz eden kişi de o, ne de olsa beyazlar mangırların kokusunu alınca yelkenleri suya indiriveriyorlar (bu anlamda film, ırkçılık ile para/çıkar arasındaki ilişkiyi de gözler önüne sermekten geri durmuyor). öte yandan stevens, django'nun hikâyedeki en erken basamağında hapsolmuş, vale rolünde sıkışmış bir karakter, kraldan çok kralcı olarak bu kadarını başarabilmiş ancak. yine de schulz'un dehasını dahi alt eden zekâsıyla kabına sığmayan çok ilginç bir karakter olduğunu da ekleyeyim.
karakter ağının zayıf halkası ise broomhilda. on saniye görünen tiplere dahi bahşedilen ayırt edicilik özelliği, bütün filmin aktığı karakter olan broomhilda’dan esirgenmiş ne yazık ki. alman efsanesi anlatılırken bunca macerayı hak ettiği söyleniyor, o kadar. bir hedef bromhilda, karakter mertebesine yükseltilmemiş bir arzu nesnesi, o kadar. bu ise elbette filmin de zayıf karnı, ne de olsa özgürlüğü mesele edinen film, tek kadın karakterini nesneye indirgemiş durumda, nazi faşizmini 1850'ler amerikasına taşımayı akıl etmiş etmesine ama özgürlük sorunuyla günümüz arasında bağ kurmayı tercih etmemiş.
son olarak, beyazları; schulz’la candie’yi öldürüp nihai çatışmayı iki siyah arasında gerçekleştirerek ırkçılığa dair kavrayışta dahiyane bir gedik açıyor tarantino, ırkçılığı ırklardan kopartıyor. beyazlar sahneyi terk edince (candie de bu anlamda stevens'ın vekaletiydi) nihai karşılaşma, stevens ile django arasında vuku buluyor. özsel entiteler arasındaki özsel farklıklara dair ırkçılığın ön kabulünü tekrarlamaktansa, kölelik sistemi çatışmasını taraf, çıkar ve kimlikte arayıp buluyor. siyah köleliğin başlıca muhatapları iki siyah artık.
final sahnesi, ırkçılığın ön kabulünü iptal ederek çok önemli bir sınavı veriyor vermesine ama bir diğerinde ise başarısızlığa uğruyor. django, son kertede fiziksel gücün ve silahların adamı, stevens'ın alanı ise zekâ, mantık ve sözcükler. sözcükler değil de silahlar konuştuğu için, final sahnesinde stevens'ın önerebileceği bir şey yok, o yüzden de bir nebze geçiştiriliyor filmin bu en önemli sahnesi. belli ki tarantino, kan dökmeyi çok seviyor, muhteşem diyaloglarında sözcüklerle hakikat arasında kurduğu ilişkiyi ölüm ve hayat arasında yinelemeye bayılıyor. ne sözcüklerle ne de ölümle arasına komisyoncu eklemek gibi bir niyeti yok, bunun için fazlasıyla iştahlı, öyle olmasa zaten yaşayan en büyük sinemacılardan biri olmaz, olamazdı. ancak bu ikisi; yani fiziksel şiddet ve sözcükler bir araya geldiğinde sanıyorum şiddet onun için daha ağır basıyor. zira final sahnesinde sözcükler değil, silahlar konuşup savaşıyor. ırkçılığın adresi, sözcüklerin adamı olan stevens, kendi argümanını kurmuyor, oysa zeki ama sapkın mantığıyla kurduğu bir ırkçılık savunusu, ırkçılığın temellerini sarsmak anlamında çok yükseltebilirmiş filmi.
tarantino, hızlı ve korkusuz bir adam, kabına sığamıyor ama bir yerde de kabını aşamıyor sanki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder