SPENCER: UÇAN VE UÇAMAYAN KUŞLAR
Spencer, bir kuşun kafesten kaçış denemesini anlatıyor. Kuş, Prenses Diana’dan, kafes ise İngiliz
Kraliyet Ailesi’nin Noel’i geçirmek üzere toplandıkları Sandringham Sarayı’ndan başkası değil.
Diana’nın iki farklı kaçış denemesiyle başlayıp son bulur film. Korumalarını atlattığı ilk denemede
arabasına atlamış ancak kendi sözcükleriyle “kaybolmuştur”, bir kuş cesedinin yanından geçip
gider. İkincisinde ise sarayın kuş avı partisinden azad ettirdiği çocuklarıyla birlikte bu kez hayata,
sokağa, sıradan insanların arasına doğru yola koyulur.
Girişteki ibareyle bu “gerçek bir trajediden uyarlanmış peri masalı”nın ayrıntılı bir sembolizm
etrafında ördüğü gibi saray bir kafes, Diana ise tutsak bir kuştur. Celseler, uygun adım yürüyen
askerler, silah kasalarında taşınıp emir komuta zinciriyle hazırlanan yiyecekler gibi militer
referanslar, izleyeceğimiz dünyanın kodlarını elimize verir, anlatılanın esasen bir tür savaş
olduğunun ipuçlarıyla birlikte.
Tıpkı kışlada olduğu gibi, bu kafeste de insanla üniforma, o üniformada vücut bulan unvan yer
değiştirmiştir; yaşayan birey boş kıyafetin içini dolduran nesneden, gökyüzünden bakınca insan gibi
görünen bir korkuluktan ibarettir. Diana ise uçmak ister, bir kişiliğe, ruha ve vicdana sahip olduğu
konusunda ısrar eder, ona yedirilenleri ve giydirilenleri kusar, kapatıldığı kafeste kendini kanatma
pahasına kanat çırpma temrinlerinden, evcilleştirilmeye direnmekten, dünyayı ve kendini talep
etmekten vazgeçmez. Film, olağanüstü bir derinlikle kurduğu, kafese sığmayan, sığmayı da
reddeden, telleri koparma savaşı veren Diana’nın çocuksu, muzip, masum ve çok cesur iç dünyasına
yerleştirir bizi.
Gerek filmin kurduğu gerekse bildiğimiz dünyada Diana’nın ruhuna değenlerin ona aşkla
bağlanmalarında, cenazesini milyonların doldurmasından hayatı üzerine onlarca film, belgesel, dizi
ve kitap üretilmiş olmasında, çırpınırken dökülen kanatlarının kafesin dışındakilere ulaşmasının bir
payı olmalı. Tarihe kalan, insanların yüreğine değen tam da Diana’nın varolma ısrarı, cesareti
olmalı. Kendilerine sunulan seyirlik masalı mükemmelen icra ettiği, prenses kıyafetini üzerine tam
oturttuğu için değil, aksine oraya sığamadığı, filmin yönetmeni Larrain’in sözcükleriyle kraliçe
olmayı reddedip kendim olacağım diye tutturduğu, peri masalını tepetaklak ettiği, koskoca saraya
kafa tuttuğu için bunca sene sonra bile bu denli seviliyor olmalı Diana.
Dahası, ona bakınca kendi kafeslerini, uçmayı deneyişlerini ya da denemeyişlerini de hatırlıyor
olmalı onu sevenler. Film politik bağlamı örtük bir biçimde kursa da (Kraliçe, TV konuşmasında
diktatörlüklerden kaçanlara özgür dünyanın nimetlerini sunabileceklerinden dem vurur!) Kraliyet
Ailesi’nin kendisi ve filmin geçtiği 1991 yılı, politik bağlamı düşünmek için hayli hayli yeterlidir.
Tarihi bir milattan; Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, tüm dünyanın Irak Savaşı’nı ekranlardan izlediği,
Balkanlarda savaşların hüküm sürdüğü, Sovyetlerin dağıldığı, neo-liberalizmin zaferini ilan ettiği,
İngiltere özelinde işsizliğin yüzde onlara ulaştığı, geçim sıkıntısıyla birlikte suç oranının da arttığı
bir dönemden bahsediyoruz, dünya nüfusunun önemli bir bölümü için devasa bir kafes anlamına
gelen dünyanın kendisinden.
Film, Diana’nın kafesinin kapılarını kırmasını, dünyaya doğru uçmasını izler, bunu da olağanüstü
yoğun; karşıtını da kapsayıp kucaklayan, tıpkı Diana gibi kanat çırpan bir imgeyle; kuşları tüfekten
uzaklaştıran korkuluk imgesiyle yapar; Diana, çocukken bir korkuluğa giydirdiği babasının ceketini
üzerine geçirir, yani hayli ironik bir biçimde vücudunu bir korkuluğa çevirir, sarayın av tüfeklerinin
hedefindeki kuşları ve çocuklarıyla birlikte kendini de özgürleştirir. Masalı nasıl tepetaklak ediyorsa
kendisine giydirilmek istenen imgeyi de (korkuluktan ibaret olma) öyle alaşağı eder. Kaçar, uçar.
Kurtulur. Mu?
Belki kısacık bir süre için. Masalı, prensesliği tersine çevirerek arzusuna; basit, görünmez bir insan
olarak Thames’in sularına bakabilme, kendi seçtiği yiyeceği; kızarmış tavuğu sonradan kusmak
zorunda kalmadan yiyebilme arzusuna kavuşur.
Ne var ki, filmin ufku yine bir tür kafestir. Ana karakterini sülünle özdeşleştiren, “güzel de olsa pek
akıllı sayılamayacak” bu hayvanların bir kısmının yemek olarak servis edildiğini, bir kısmının
personele verildiğini, bir kısmının köpeklere yedirilip geri kalanın da çöpe gittiğinden dem vuran
bir filmin özgürlük ufku olarak kızarmış tavukları; uçamayan kuşları sunup, üstüne üstlük bunu
dünyanın en büyük fast-food restoran zincirlerinden birinin; KFC’nin sponsorluğunda yapmasında,
filmin bir tavuk reklamıyla sona ermesinde, bu kulak tırmalayacı, haysiyet yaralayıcı dil
sürçmesinde filmin kendi içini oyan, ufkunu delen, kendi kendisinin üzerini çizen bir şey vardır. En
hafif deyimle elbette.
Diana, yine şeyleştirilmekten, bir başka kafesten; paparazzi kameralarından kaçarken öldü; şaibe
söylentilerine ve filmin de alt metninde defalarca altını çizdiği ihtimale göre, ölümü pekala kazadan
ziyade kraliyetin kuş avı müsebbibiyle gerçekleşmiş olabilir. Bu yüzden de yukarıda sorduğumuz
soruya “hayır, kurtulamadı” yanıtını verebiliriz. Ne yazık ki aynı yanıt son kertede film için de
geçerli. Hikayesini ne kadar mutlu sonla bitirirse bitirsin, Diana’nın iç dünyasını bir fast-food
reklamının aracı haline getirerek özgürlük arayışını nesneleştirir, kafese tıkar film.
KFC İngiltere, filmin vizyona girmesiyle birlikte Prenses Diana’nın ikonik kazağından ilhamla
tasarlandığını açıkladığı, beyaz tavuklara arkasını dönmüş siyah tavuk desenli kazağı 35 sterline
satışa sunmuş*. Diana’nın iç dünyası her şeyi pazarlanabilir kılan kapitalizmin kafesinden
kurtulamadı ne yazık ki. Ne de olsa filmde Kraliçe Elisabeth’in paranın üzerindeki fotoğraf olmakla
ilgili sarf ettiği sözlerinde de açığa çıktığı gibi asıl mevzu, artık yönetme kabiliyetini yitirmiş,
seyirlik bir masala indirgenmiş kraliyet falan değil, düpedüz düzeni kuran paranın kendisidir.
Yine de Diana’nın söylediği gibi, “bazı şeyleri bilemezler”, dolayısıyla esir de alamazlar işte.
* https://screenrant.com/spencer-movie-kfc-sweater-merchandise-weird-details/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder