13 Mart 2017 Pazartesi
I, daniel blake: bir ihtimal daha var, o da insan mı dersin?
filmle ilgili söyleyecek çok bir şey yok, zira filmin son sahnesinde katie'nin okuduğu mektup, filmin sözünü fazlasıyla söylüyor zaten. böyle yapmak yerine zekamıza güvenmesini tercih ederdik gerçi.
kean loach sinemasını biraz naif, fazlasıyla doğrudan bulmuşumdur. hep bir başka yönetmenin, iciar bollain'in çektiği yağmuru bile'nin o nefis senaryosunu da yazmış paul laverty'nin ken loach'un filmlerinde aza kanaat getirmesine de ayrıca şaşırmışımdır. ken loach'un filmleri, insanı düzleştiren, basitleştiren, karakterlerini o koskocaman işçi sınıfının taşıyıcısı, hikayenin binek atı gibi konumlandıran filmlerdi. bu konuda çok fazla sözüm yok, zira hayli uzun zaman geçti bu filmleri seyredeli.
fakat I, daniel blake, bu hissiyatımı gözden geçirmeye zorladı beni. ne de olsa iliklerimde, kemiklerimde hissedebildiğim bir karakter bahşetti bana. bu anlamda üstüne bastıra bastıra bir insanın adını başlık seçmiş olması tesadüf değil. ne de olsa, kapitalist devletin karşısına - birey de demeyeceğim, neticede o da politik bir kavram - tarihin şu aşamasında artık unuttuğumuz veya bize unutturulan daha eski bir kavramı; insanı koyuyor. acıkan, açlıktan bayılabilen, üşüyen, üşümemek için saksının içine mum koymak, pencerelere delikli muşambalar germek gibi yöntemler icat eden, toplumun bakışı karşısında utanan, hayatta kalmaya çalışan, aç olsa da minnet duygusunu göstermek için yemeğini misafiriyle paylaşan, çocukken küçük bir odada tıkılıp kalınca hiperaktif bozukluk geliştirebilen, başkalarının acısını ve mücadelesini görüp onlardan şefkatini esirgemeyen, çocuğu utanmasın diye bedenini satan, hayatını bakımına adadığı manik depresif karısının ölümünün ardından gözyaşı dökebilen bir varlık, öz saygısını ve onurunu korumak için mücadele veren, bildiğimiz insan yani. yaşayan bir insan. hiçbirimizin taşıyıcısı değil ama biliyoruz ki bizim hikayemiz bu, hepimizin, hayatta kalmak için mücadele etmek zorunda olan, devletin öldürücü gücü karşısında kırılgan olan herkesin.
daniel blake nasıl yaşamsa, yaşayan insansa kapitalist devlet de ölümün temsilcisi. insanı utanacağı bir konuma mahkum edip dostlarının şefkatini bile reddedebilecek noktaya getirebiliyor ama kendisi asla utanmıyor, yaşayanların üzerine heyula gibi çökmüş ölü bir güç kapitalizm. duygusu, vicdanı, şefkati, değeri olmayan ama tüm bunları öldürecek kadar güçlü, insanlık dışı bir entite. yaşamı sömüren, metayı kutsayan bir varlık. daniel blake ne kadar yaşayan emeği temsil ediyorsa o da ölü emeği temsil ediyor.
1 Mart 2017 Çarşamba
django - unchained'de kahramanın kurulması ve karakter ağı
ana karakteriyle birlikte ait olduğu western türünü de zincirlerinden kopartan bir film django - unchained. sinemanın hayattan büyük olduğunun ve büyük anlatıların sona ermediğinin canlı kanıtı.
hoş, hikâye kapsamını daha da büyütebilecekken frene basmayı tercih etmiş. şöyle ki, western türü, amerikan ulusunun kuruluşu üzerine yükselen bir türken, django, madalyonun öbür yüzünü hedef alır ama karakterinin “on binde bir rastlanan bir zenci” olduğu konusundaki ısrarıyla western türünden ulus yaratma mitini borç almamak konusunda kararlıdır. bir ırkın kaderini, epik bir kapsamı içerebilecekken frene basıp bir kahramanı kurmayı tercih eder. ne de olsa, diğer siyah karakterlerde en ufak bir değişim gerçekleşmez.
öyleyse biz de kahramanın nasıl kurulduğundan bahsedelim:
bir kölenin adım adım kahramanlığa yükselişinin öyküsü bu. django, zincirlerinden kurtulup yavaş yavaş devleşirken hikâye de giderek ona ait olmaya başlar, kendisiyle birlikte hikâyeyi de sırtlanır. ilk etapta, hikâyeyi vekaleten taşıyan kişi, kafa avcısı dr. schulz, ne de olsa zincirlerinden yeni kurtulmuş olan django, gücünün farkında değil henüz. hikâyeyi vekaleten taşıdığı için de ortaya konan hedef, yani brittle kardeşleri yakalama isteği de yine ona ait. bu hedef birkaç sahnede çözülüverir, django tarafından hem de, ne de olsa hedefi dr. schulz ortaya koymuş olsa da brittle’larla ilgili hayat yükü ona ait, muhteşem bir flashback sekansıyla birlikte gerek köleliğe gerekse django’nun arka plan öyküsüne, hikâyeyi gerçek kılan motivasyonuna dair ne varsa öğreniriz. ilk hedef çarçabuk çözülünce filmin esas hedefine; yani django'nun karısı broomhilda'yı köle sahiplerinden kurtarma hedefine geçeriz.
her iki durumda da, yani brittle’ların yakalanmasıyla broomhilda’nın kurtarılması hedefinde django ile dr. schulz arasında kurulan bağ, hedeflerin her ikisine de ait olmasını sağlar. ilkinde schulz’un amacı para kazanmakken django’nunki intikam almaktır, ikincisinde ise django karısını kurtarmak isterken schulz, alman mitolojisiyle django’nun hedefi arasında bir bağ kurar. bu anlamda film, amerikan kölelik karşıtı hareketten esirgediği ulus olma mitini alman mitolojisinde arayıp bulur.
köleden valeye, oradan ortağa, en sonunda da bir kovboy efendisine, yavaş yavaş kahramanlık basamaklarını tırmanırken django, dr. schulz da geri plana çekilmeye başlar olması gerektiği gibi, ama öylesine nefis çizilmiş bir karakter ki, mr. candie’yi öldürüp kendisinin de öldürüldüğü sahne başta olmak üzere bazı sahnelerde rol çalmasına engel olunamamış ve iyi ki de öyle olmuş.
filmin teması, özgürlük/kölelik, majör karakterlerin her biri de bu temaya verilen farklı tepkilerin dışavurumu, bu anlamda da temayı her açıdan ele alan bir ağ oluşturuyorlar. django’nun ortağı olan king schulz, köleliği saçma, hatta sapkınca görüyor, bu anlamda çağdaş seyircinin de bir temsilcisi. liberalizmin pratiği değilse de tanımının ete kemiğe büründürülmüş hali olan schulz’a göre bütün insanlar eşit, hatta hayvanlar da öyle belki, fakat schulz bir alman, dolayısıyla kölelik paradigmasına dışarıdan bakan biri. öyle olması da zorunlu, ne de olsa django'nun içselleştirdiği köleliğe dışarıdan bakmasını sağlayacak, onda alman mitolojisine ait bir kahraman görecek birine ihtiyacı var. bu arada belirtmeden geçmeyeyim, schulz rolünün, tarantino'nun bir önceki filminde, inglourious basterds'da nazi subayını oynamış olan christopher waltz’a verilmesi dahiyane bir fikir, zira amerikan kölelik sistemine nazi faşizmine dair seyirci algısını da eklemiş oluyor bir anekdot olarak.
broomhilda’nın sahibi olan candie, adı gibi şekerden iktidarını yalamakla meşgul, ruhça bir ergen (sinema tarihinde çok az karakter, bu adamın iğrençliğine ulaşmıştır, di caprio da öylesine mükemmel oynamış ki, yakışıklı suratına baka baka şeker kusma ihtiyacı hissettim resmen). kölelik sistemi ve cinayet, para da kazandıran bir oyun onun için, hem hobi hem ticaret. candieland'deki yemek sahnesinde kanlı elleriyle tuttuğu kafatası ile karşıdaki dövüş heykeli, hem karakterle hem de candie’yi candie kılan ırkçılıkla ilgili her şeyi ortaya koyuyor zaten.
gelelim karakter ağına yerleştirilmiş son önemli karaktere, samuel jackson virtüözünün canlandırdığı stevens'a. olağanüstü zekasıyla iktidarın kenarına parazit gibi ilişmiş bir siyah o, çok az ezilmişe nasip olan bu imtiyazın tadını çıkarmakla meşgul. bir siyahın beyazlarla aynı sofraya oturmasına, aynı evde kalmasına veya broomhilda’nın cezasının iptal edilmesine hiddetle itiraz eden kişi de o, ne de olsa beyazlar mangırların kokusunu alınca yelkenleri suya indiriveriyorlar (bu anlamda film, ırkçılık ile para/çıkar arasındaki ilişkiyi de gözler önüne sermekten geri durmuyor). öte yandan stevens, django'nun hikâyedeki en erken basamağında hapsolmuş, vale rolünde sıkışmış bir karakter, kraldan çok kralcı olarak bu kadarını başarabilmiş ancak. yine de schulz'un dehasını dahi alt eden zekâsıyla kabına sığmayan çok ilginç bir karakter olduğunu da ekleyeyim.
karakter ağının zayıf halkası ise broomhilda. on saniye görünen tiplere dahi bahşedilen ayırt edicilik özelliği, bütün filmin aktığı karakter olan broomhilda’dan esirgenmiş ne yazık ki. alman efsanesi anlatılırken bunca macerayı hak ettiği söyleniyor, o kadar. bir hedef bromhilda, karakter mertebesine yükseltilmemiş bir arzu nesnesi, o kadar. bu ise elbette filmin de zayıf karnı, ne de olsa özgürlüğü mesele edinen film, tek kadın karakterini nesneye indirgemiş durumda, nazi faşizmini 1850'ler amerikasına taşımayı akıl etmiş etmesine ama özgürlük sorunuyla günümüz arasında bağ kurmayı tercih etmemiş.
son olarak, beyazları; schulz’la candie’yi öldürüp nihai çatışmayı iki siyah arasında gerçekleştirerek ırkçılığa dair kavrayışta dahiyane bir gedik açıyor tarantino, ırkçılığı ırklardan kopartıyor. beyazlar sahneyi terk edince (candie de bu anlamda stevens'ın vekaletiydi) nihai karşılaşma, stevens ile django arasında vuku buluyor. özsel entiteler arasındaki özsel farklıklara dair ırkçılığın ön kabulünü tekrarlamaktansa, kölelik sistemi çatışmasını taraf, çıkar ve kimlikte arayıp buluyor. siyah köleliğin başlıca muhatapları iki siyah artık.
final sahnesi, ırkçılığın ön kabulünü iptal ederek çok önemli bir sınavı veriyor vermesine ama bir diğerinde ise başarısızlığa uğruyor. django, son kertede fiziksel gücün ve silahların adamı, stevens'ın alanı ise zekâ, mantık ve sözcükler. sözcükler değil de silahlar konuştuğu için, final sahnesinde stevens'ın önerebileceği bir şey yok, o yüzden de bir nebze geçiştiriliyor filmin bu en önemli sahnesi. belli ki tarantino, kan dökmeyi çok seviyor, muhteşem diyaloglarında sözcüklerle hakikat arasında kurduğu ilişkiyi ölüm ve hayat arasında yinelemeye bayılıyor. ne sözcüklerle ne de ölümle arasına komisyoncu eklemek gibi bir niyeti yok, bunun için fazlasıyla iştahlı, öyle olmasa zaten yaşayan en büyük sinemacılardan biri olmaz, olamazdı. ancak bu ikisi; yani fiziksel şiddet ve sözcükler bir araya geldiğinde sanıyorum şiddet onun için daha ağır basıyor. zira final sahnesinde sözcükler değil, silahlar konuşup savaşıyor. ırkçılığın adresi, sözcüklerin adamı olan stevens, kendi argümanını kurmuyor, oysa zeki ama sapkın mantığıyla kurduğu bir ırkçılık savunusu, ırkçılığın temellerini sarsmak anlamında çok yükseltebilirmiş filmi.
tarantino, hızlı ve korkusuz bir adam, kabına sığamıyor ama bir yerde de kabını aşamıyor sanki.
kar korsanları: kar ve kor
türkiye menşeili yeni filmlerde meselesi net, sözcükleri karnından diline yükseltebilen filmlerin sayısı çok değil. kar korsanları, bunu yapabilen nadir filmlerden biri.
şunu söyler gibi film: 80 darbesini, yani kendisinden sonraki her şeyi belirleyecek, bir uyuşturucu müptelası gibi dozajı sürekli arttıracak bir nirengi noktasını anlatacağım ama önce bunun dilini bulmam gerekiyor. bu dili arayıp bulduğu yer ise iç içe geçen iki farklı katman ve birbirlerine karşıtlık içinde konulmuş iki düzlem.
önce katmanlara bakalım. film, yüzeyde evlerini ısıtabilmek için kömür arayan çocukların öyküsünü aktarırken, alt katmanda politik bir hikâye akıyor. ne de olsa devletin solcu şehir olduğu için kömürü esirgediği darbe sonrası karsını mekan alıyor ve okul, karakol gibi devlet kurumlarında geçen sahnelerle baskıyı ve şiddeti filmin tamamına yayıyor. böylelikle anlıyoruz ki, vahşi soğuk ve kömür arayan çocuklar, kendileri dışında başka grupların, olayların, durumların da sembolü. cunta, vahşi, insanlık dışı bir soğuğa tercüme edilirken kömür arayan çocuklar da demokrasi ve özgürlük arayışındaki türkiye halklarının sembolü haline geliyorlar. zaten çocuklar da kendilerini korsan olarak görüyorlar, maceracı, meşruluğunu kendinde arayan asiler olarak yani.
aynı zamanda film, hikâyesini birbirinin karşısına çıkardığı iki düzlemde anlatıyor, böylelikle de darbenin ve soğuğun büyük kasvetinin dışına çıkabiliyor. korsan kelimesinin çağrışımsal zenginlikleri bir yana, başlıktaki kar ve kor karşıtlığında da beliren, bir arada olamayacak, birinin diğerini yok ettiği iki düzlem bu ve elbette birbirleriyle bağlantılı. bu düzlem sayesinde film, cuntanın insanlık dışılığında kalmayıp karşısına insani bir sıcaklığı, dayanışmayı, sevgiyi, birlikte mücadeleyi ve insan haklarını koyabiliyor. evet, faşizm insanlık dışıdır ama dayanışmayla, sevgiyle, hayal gücüyle, çocuksu bir masumiyetle insani olan ne varsa harekete geçirerek, kar’ın karşısına kor’u koyarak onu alt edebilir, alt edemiyorsak bile onunla mücadele edebiliriz.
vavien: bağ kurmayı öğrenmek
film yapmak, bir vavien bağlantısı kurmaktır der gibidir
sanki film. vavien’i kurmakla yetinmez, vavien’in kendisi olur. açıp kapattığı
büyük parantezde – ilk ve son sahnelerde milletvekili kadın, merdiven ışığını
yakıp üst kata çıkar ama ilkinde vavien bağlantısı olmadığından ışık açık
kalırken ikincisinde kapatılır - hikâyesini anlatmakla kalmaz, birbirini destekleyen
pek çok parantezi de açıp kapatır, hep birbirinin aynı işaretlerle başlayıp
biten, farklı atılan tek bir ilmeğin örgünün tamamını değiştirdiği
parantezlerdir bunlar.
paranteze dayanan anlatı yapısı tesadüf değildir elbette.
aslen fransızca olan, sevilay’ın aksine uzak dünyalarda yaşayıp çok sevilen bir
kadının adını çağrıştıran vavien –va-et-vient- kelimesi, örneğin cinsel ilişki
ya da göz kırpma hareketindeki gibi bir gitme-gelme, açma-kapama anlamına
gelir. tekrara dayalı, birbiri olmaksızın düşünülemeyecek hareketlerdir bunlar.
aşıkla maşuk misali birbirine eğilen iki ucu gerektirirler, parantez gibi
tıpkı. hayatın kendisi de bu tekrarlardan oluşur, yaşamak demek mesela yürüme,
göz kırpma, lokmaları çiğneme gibi bitimsiz tekrarlardan oluşan hareketleri
tekrarlayıp durmak, bir parantez içinde yaşama eylemini tekrar etmektir. bir
ömre sahip olmak da bir parantezi açıp kapatmaktır, içine doğulan metnin hem
parçası olmak hem de ondan kopmak demektir. sevilay’ın aynı kabloyla – göbek
kordonuyla - gidip geldiği, kapanıp açıldığı, öldürülüp diriltildiği, ölüme
atılıp ölümden alındığı bir parantez. aynı işaretle, tekrarlarla açılıp kapanan
bir parantez. sibel’in pavyonda söylediği şarkıdaki gibi ömür boyu sürecek, yıllarca
bitmeyecek bir parantez.
öyle ki film, bu tekrar ve parantezlerin altını çizer
ısrarla. sözcüklerdeki, şakalardaki, davranış ve eylemlerdeki tekrarlardan
otomatik olan ve olmayan kapıların devamlı üstümüze kapanmasına, mesut’un
mastürbasyon yaparken hep aynı şekilde yakalanmasına, “ben bir yemeğe
bakayım”lara kadar bitmeyen bir tekrarlar dünyası kurar. dahası, örneğin bizzat
afişindeki gibi ya da celal’in baca deliğinde –evin parantezlerinde- sakladığı
porno filmlere ulaşması sahnesinde, “ince küpeli kız” ile onun daha donuk ve çökük
versiyonunun oluşturduğu parantez arasında kalmasında olduğu gibi görsel
düzlemde parantez sahneleri de kurar. dahası tekrara dayanan hareketleri de
vurgular durmadan; sevilay’ın tv karşısında örgü örmesi, mesut’un porno film
seyrederek mastürbasyon yapması, cemal’in neşet ertaş’ın video görüntüleri
eşliğinde saz çalması gibi bir ekranın – aynanın - karşısında suret ve surat
gibi yine birbirine muhtaç ikiliyi gerektiren, her biri birbirinin tersi olup
aynı hareketi tekrar eden eylemlere vurgu yapar.
yine de bu tekrarlar, öylesine hayatvaridir ve taşrayı
şimdiye kadar birlikte düşündüğümüz bitimsiz bir boğuntudansa hazza dairdir ki,
vavien’in taşrada olmaya değil, dünyada olmaya dair bir söz söylediğini
söyleyebiliriz rahatlıkla. parantez içre olmaya, tekrarlara mahkûm olmaya dair
bir söz. hüzünlü bir sözdür bu ama hüznünü dayatmak yerine kara komediyle de
arasında ayrıca bir vavien bağlantısı kurar. motosikletten düşmenin kafaya
kakılmasının, zarar gibi görülmenin, sevgiliden gelmiştir diye heyecanla bakılan
mesajların yüzde kırk indirimli kablo mesajı olmasının, sevgili için örülse de
“kadın hırkası bu” deyip istenmeyen bir hırkanın, o hırkayı kendin giymek
zorunda kalmanın, üzerinde o hırkayla bir çuvaldan kurtulur gibi öldürülmüş
olmanın, adın sevilay olsa da sevdiğin adamın gözünde çuvaldan farksız olmanın,
kötülüklerin ve sevgisizliğin kolaylıkla mutlu aile tablosuyla
tamamlanabilmesinin, o tabloya hiç ikna olamamamızın hüznüdür bu. bu mutluluk
tablosunun ancak filmin sonundaki, huzurevi inşaatının açılış sahnesindeki
sırıtan suratları ortasından kesen bir vinç görüntüsüyle verilebilmesinin
hüznü.
bu yüzden dilediği kadar haritadaki konumunu işaretlesin, ad
ve san belirtsin, hiç de tokat’ın erbaa ilçesinde geçmek zorunda olmayan, evet
coen biraderler’in filmlerindeki gibi dünyanın herhangi bir köşesinde
geçebilecek bir hikâyedir vavien. göz kırpılan ya da cinsel ilişkiye girilen,
saz çalınan ya da örgü örülen herhangi bir toprak parçasında. taşrayı merkezin
içinde kurulan bir parantez olarak düşünmediği için de yeni bir filmdir vavien,
aynı ölçüde savunmasızdır da; coen biraderler’in dünyanın merkezinde
yaptıklarından olsa gerek kimsenin merkez mi taşra mı gibi bir soru sormayı
aklına getirmediği şeyi bu soruya indirgenmeyi göze almalarına neden olan bir
mekânda, tokat erbaa’da gerçekleştirir. ne de olsa tıpkı abd’de olduğu gibi
erbaa’da da hayattayızdır, dört yanımız otoban ve uçurumlarla, ağaçlar ve başka
hayat özlemleriyle, o hayatlardan yediğimiz dayaklarla çevrilidir. parantez
açılıp kapanır, o parantezde adımız sevilay olabilir ama sevilmeyebiliriz,
adımız mesut olabilir ama hayatımızın temel sorusu “ellerini yıkadın mı oğlum?”
olabilir. küçük hayatlarımız, sır mertebesine yükselemeyen sırlarımız, taşrada
yaşıyor olmamız hayatta olmamızdan başka anlama gelmeyebilir. herkes, her yerde
karısını öldürebilir ve hiç kimse hiçbir yerde hayatını adadığı şeyler ve
kişiler tarafından sevilmeyebilir, vavien yapmayı bilmeyebilir. evin kadını
karşı eve özenirken evin oğlu o karşı evin kızıyla kırıştırabilir ve adam da
pavyonun andaval ışıltılarında arayabilir mutluluğunu. her yerde görmek demek
göz açıp kapamak demektir.
bu yüzden vavien, yeni bir dil edinmeyi öğütler bize, örneğin
camus’nün yabancı’sının ölüme ve sevgiye kayıtsızlığından farklı bir dil. evet,
yeni bir dil bulmak gerekiyor belki de. tıpkı göbek kordonu yardımıyla
öldürülmüş olmanın, yine aynı göbek kordonuyla dönmeyi, dirilmeyi muştuladığı vavien'de olduğu gibi.
zamanın tozu: sınırsızlığı kucaklama cesareti
zamanın tozu, geçen yüzyılı uğurlama, gelen yüzyıla ise bir
merhaba. angelopoulos’un sinemasıyla ahbaplık etmiş olanlar, bu ikisinin filmde
aynı anlama geldiğini fark etmekte zorlanmamışlardır. 20. yüzyılın ağlayan
çayırından bitme bir adam, jacob, yüzyılın bütün acılarına yarenlik etmiş
yüzüyle yüzyılın son günü nehre atar kendini. o intihar etmese yüzyıl sona
ermeyecek, angelopoulos’un görüntüleriyle kana bulanmış çarşafların,
ayaklarından ağaca asılmış koyunların, sınırın öte yanına ulaşmaya çalışırken
tel örgülere yapışıp kalmış insanların yüzyılı bitmeyecektir de biz
ideolojilerin ve tarihin sonunu ilan eden ufuksuzluk ve belleksizliğe mahkûm,
balmumu misali eriyip durur gibi havada salınıp duracağızdır sanki. ölmek
isteyen küçük eleni yerine peygamber ismine sahip yaşlı jacob intihar eder,
eleni kurtarılır ve 21. yüzyıl başlar.
jacob, katliamların ve umudun da merkezi olduğu için 20.
yüzyılın özeti sayılabilecek bir şehirde, berlin’de, gökyüzüyle suyun
birleştiği noktada, hem duran hem akan sulara, bir sandalda gidip dururken
yaşamına ve ölümüne kollarını açar. (angelopoulos’un son filmidir zamanın tozu. jacob gibi o da öldü bu filmden sonra, bir göçmen hikayesini çekerken bir arabanın altında kaldı.) işte bu kucaklama – ki ölmeye atılmak da
bunun bir parçasıdır - angelopoulos sinemasının çekirdeğini oluşturur. hayat
ile ölüm, sınırın bu ve diğer yanı, gerçek ile hayal, mekânsal sınırlar,
sonsuzluk ile 24 saat, yolculuk ile durma, geçmiş, bugün ve gelecek, fotoğraf
karesi ile sahne, birey ile kolektif, bellek ile yaşantı, kelime ile görüntü,
sinema ile hayat arasında insan yavrusunun tel tel ördüğü sınırları kucaklamaktır
angelopoulos’un meselesi.
tek bir sahne içerisinde farklı çağlara ve mekânlara
gidebilen, gürültünün içinde meleğin üçüncü kanadının sessizce çırpındığını
gören, ısrarla “hiçbir şey bitmez” diyen, montajı da bu yüzden reddeden
angelopoulos, sınırların imparatorluğunu en çok genişlettiği çağda
sınırsızlığın peşinden koşar. sınırsızlığı kucaklamaya cesaretimiz varsa bir el
- emek - anlatabilir tüm yüzyılı,
sibirya’dan trene - geleceğe, umuda- bindirilen çocuğumuzun yüzünde kalan el,
ölmeden önce bir masanın kenarından aşağıya düşen el, gökyüzünde kalan yumruk,
ölüm anında toprağa “orada kimse var mı” dercesine dum dum vuran el ya da
denizden çıkan bir yumruk.
yine de bu kucaklama hali bir ağıtı da içinde barındırır. sınırlar
vardır, sona eren yüzyılın acıları ve umutsuzlukları içimize işlemiştir ve
gelen yüzyıl, şimdiden ölmek isteyen bir çocuktur. durum hayli umutsuzdur yani.
ama yine de yola devam etmek, kanatlarıyla toprağa ve çamura dokunan meleğin
peşinden gitmek, üçüncü kanadı aramak gerekir.
angelopoulos, melankolik yapısından asla ödün vermese de ısrarla bütün söyleşilerinde sinemasındaki umuttan söz eder. “hiç kimsenin bir masala vinçler ve taş öğütücüler şeklinde canavarlar sokmaya ve açık bir sonun seyirciye vereceği az bir rahatlamayı elinden almaya hakkı yoktur.” gerçekten de örneğin puslu manzaralar’ın sonunda sisin arasından bir ağaç belirir, sonsuzluk ve bir gün’de ve ağlayan çayır’da bir gemi amerika’ya, yeni dünyaya doğru denize açılır, ulis’in bakışı’nda yönetmen gözyaşlarıyla yıkıntı bir sinema salonundadır ilk bakışı görmek üzere ve zamanın tozu’nda büyük baba ile çocuk, el ele karlar arasında koşarlar, arkalarına aldıkları brandenburg kapısının üzerindeki at heykelleri gibi tıpkı. insanlık tarihinin bildiğimiz en büyük umuduna da - sınıfsız,
sınırsız, sömürüsüz bir dünya - o umudun ellerinin arasından kayıp gitmesine de
tanık olmuş bir adamın yine aynı yerde, ama bu kez umut kadar umutsuzluğun da
parladığı anı kucaklayarak asla vazgeçmeyip geleceğe, çocuklarına
bırakabileceği tek şeyin onurlu, layıkıyla yapılmış bir hesaplaşma, arzu
muhasebesi, “kanadım koptu ama ben de ona uzandım” diyebilme, nietzsche’nin
deyimiyle kaderini sevme, bir yandan ölürken ve ölülerini gömerken öbür yandan
da çocuğunla, kanada hem ihtiyacı olan hem de o kanada yetişebilecek olanla
koşabilme, - ne de olsa ilk görev, çocukları yaşatmaktır - ütopyayı kendinden sonrakilere devretme cesaretidir bu, - kanadımız
kırık bile olsa - angelopoulos’un deyimiyle bize kalan “düş kırıklığının
külleri”yle beraber “kovalanacak arzuları geleceğe bırakma” cesaretidir. çünkü
hâlâ “hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir.”
Kaydol:
Yorumlar (Atom)