"mutluluk, her zaman keyifli değildir," gibi beylik
bir önermeyle açılıyor film. önce mutsuzluğun kökenlerini ırkçılıkta arıyor, bu
mutsuzluk ırkçılık karşıtlığına evrildikten sonra ise mutluluğu ırkçılığa
dönüştürüyor parlayan, patlayan renklerle. kendini çokça açık etmeyen bir
boşluk. hadi ruhu anladık da, hangi korku diye düşünüyor insan.
ali’nin memleketinden göç ettiğinde isminin kısalması gibi
hayatı da azalmış, benliği de aynı şekilde daralmış. çocukluğunu babasıyla
develerin üzerinde gezerek geçiren, kırk harfli bir isme sahip olan adam, altı
kişiyle birlikte daracık bir odada yaşayan, bütün gün araba altlarında sürünen,
üç harfli bir isme sahip biri haline gelmiş almanya’da; ali, o kadarcık.
fassbinder, bu filmini "akla seslenen melodram" olarak
tanımlamış. gerçekten de bir melodrama ait olabilecek her şey var filmde. evrensel
bir duruma işaret etme iddiasındaymış gibi film, karakterlerimiz, gördüğünüz
gibi insan sınıfına mensuplar ve yalnızlar, dokunmak ve konuşmak istiyorlar,
der gibi. iyi ruhlar bunlar, dışarıdaki dünya ise kötü, mutlu olmalarına izin
vermiyor. erkek güçlü, kadınsa bir melek. melodramatik kurgunun tamamını
değiştiren bir farkla elbette: kadın yaşlı, yorgun, hasta. adam ise sosyal
anlamda iktidarsız bir göçmen. emmy, başkalarının kirlerini temizleyen bir temizlikçi. ali ise hâkim ırkçı ideoloji tarafından kirli olduğu farz edilen bir milliyete
mensup bir göçmen. emmy, hitler’in kim ve ne olduğunu bilmeden onu büyük adam
olarak görüp işine geldiğinde ırkçılaşabilirken ali, ismini kaybetmiş ama ben
demek yerine kendinden adıyla bahseden biri.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder