sinemayı mümkün kılan yanılsamayla uğraşan bir film zelig.
gördüğümüz şeye inanırız, oysa sinemada karşımızda gördüğümüz her şey bir
yanılsamadır, gerek optik gerekse kurgusal bir yanılsama. bir pencereden ya da
kapı deliğinden izlermiş gibi izlediğimiz görüntü, iki anlamda da gerçek değildir:
1) olup bitmiştir, bize ulaşan yalnızca optik bir yanılsamadır 2) oluyormuş
gibi yapılan her şey düzmecedir; bir sette olup biten, -mış
gibi yapılan uydurmaca şeylerdir. zelig, işte bu yanılsamayı bir ucundan tutar,
sonuna kadar götürür. üstelik belgesel gibi gerçek olduğunu, gerçeklikle derdi
olduğunu, gerçeklikten yola çıktığını iddia eden bir formu benimseyerek yapar
bunu. susan sontag ya da saul bellow karşımıza çıkıp gerçekliğine asla
inanamayacağımız; karşısına geçtiği herkes gibi olabilen, örneğin şişman bir
yahudiyle şişman bir yahudi, bir siyahla siyah olabilen bir bukalemun adamla
ilgili entelektüel açıklamalar yaparlar da nasıl inanmayız ki onlara? ya bu
bukalemun adamın bütün bir amerikan kültürü üzerinde bıraktığı izleri
gördüğümüzde ne düşünürüz? bu adamın şişman bir siyaha dönüştüğüne tanık
olursak? bu adam aynı zamanda sevebiliyorsa, başına bir şeyler geliyorsa ve terapi
görmesine rağmen işler yolunda gitmediğinde soluğu nazi ordusunda alıyorsa?
film, bu karakterin hayatı üzerine
yapılan filmlerden de bahsediyorsa? zelig'in hayatına giren insanların
yaşlanmış halleriyle röportaj yapıyorsa? peki, kurmacadan yola çıktığını
söyleyen bir film bunları yaptığında ona inanırız da belgesel formunu kullanan
bir filmde neden inanmayız? üstelik her tür kanıt önümüze sunuluyorken?
1 Mart 2017 Çarşamba
zelig: sinemanın yanılsamasına çomak sokmak
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder